12 Eylül 2009 Cumartesi

Kız grubu: The Pipettes


Ne idüğü belirsiz, kıllı sakallı erkek indie gruplarının arasında parıl parıl parlayan The Pipettes, çölde bir vaha gibi…

Birbirinden seksi diyecektik ama arada gözlüklü olan bu kalıbı maalesef bozuyor. The Pipettes, kız grubu olarak son zamanlarda olup bitene bambaşka bir hava getiren eğlenceli müzikleriyle kısa zamanda dikkatleri toplamayı başardı. Üstüne üstlük öyle pek şişirilmiş bir yanları da yok. Sesleri, bacakları, yorumları gayet güzel hepsinin. ‘ Bu da ne kız gücü mü yoksa’ dedirtecek bazı noktalar dışında pek bir falsolarının olduğu söylenemez. Bir havalarda yazdıkları ve sitelerinden ulaşılabilecek -manifesto niteliğindeki- yapmak istediklerinin ne olduğuna dair açıklama biraz garip bir hava yaratsa da sineye çekilebilir. İlk başta pek karizma bir giriş olur düşüncesiyle yapılsada, özellikle dünya da ne olup bittiği aslında çok da umrunda olmayan indie dinleyicisini ne kadar bağlar bilinmez. Fakat değinildiği üzere çok da önemli değil, çünkü yapılan ‘konuştuğum çocuk beni dansa kaldırsa’ havasındaki müzik bütün o ciddi anlatımı hemen yumuşatıyor.

The Pipettes’in, zekalarını ön plana çıkarmak için ellerinden geleni ardlarına koymayan tavırlarının, kuşkusuz ilk kösteği güzellikleri. Her ne kadar şarkı sözlerinde feminizm havaları sezilse de tam bir şirin kız imajı çiziyorlar sahnede. Bu bir ironi midir orası tartışılabilir ama mini mini etekler, pür makyaj, 10 santim topuk kesinlikle çok dikkat çekici bir görüntü çıkartıyor ortaya. Kızları tanımak için sıraya dizilmiş topluluğa kendilerini tanıtmak gerekirse, en seksisinden başlamak en doğrusu olacaktır. En seksileri kesinlikle daha önce grubun üçüncü elemanı olan Julia’nın yerine geçen Gwenno. Sarışınlığın hakkını son derece veren, etine dolgun, tüm bunların yanında ‘vay be’ dedirtecek güçteki sesiyle de kesinlikle en favori olduğu söylenebilir. Sonra gözlüklü olduğundan olsa gerek, nedense grubun beyni olduğu düşünülen Becki var. Seksapeli var mıdır bilinmez ama başka bir fanteziye hitap ediyor olabilir. Fakat gözden kaçmayan gerçek, neredeyse bütün şarkıları onun söylemesi. Hepsinden en zayıf olan da o ama karizma bir duruşu olduğu açık bir gerçek. Gençlik filmlerinde pek dikkat çekmeyen ama nedense filmin bir yerinde güzelleşip, bir yılana dönecek kızlardan sanki. Üçüncü üye ise Rose. Rose adından da anlaşılacağı üzere pek bir naif. Kendisinin ne yaptığı konusunda henüz bir fikir sahibi olabilmiş değiliz. Sanki sadece görüntü olarak orada duruyor ve kendileri sarışınlardan hoşlanmayanlara hitap ediyor. Bebek gibi bir yüzü, alık bir bakışı ve ne dersen yapacakmış gibi saf bir hali var. Sanki ona bir şey söylendiğinde bir kerede anlamayacakmışta, şarkı sözlerini bile öyle çok ezberleyemiyormuşta, arada güzel diye takılıyormuş gibi duruyor. Onun sesi konusunda yorum yapamayacağız, çünkü duyduğumuzu pek söyleyemeyiz. Ama üçü bir araya geldiğinde kesinlikle çok güzel duruyor orası kesin. Sanki geçmiş zamandan bir yerden ışınlanıp geldikleri hissini uyandırıyorlar insanda, ki bu kesinlikle onların yapmak istediği şey olduğundan başarıya ulaştıkları söylenebilir. Ama bir kız grubuysan eninde sonunda ne giyiniyorsun, ne yiyorsun, saçın ne renk gibi yorumlar yapılır hakkında. ‘Hiç mi kadın sanatçı yok bu indie aleminde’ denilebilir belki ama öyle mini mini etekleri giyinip çıkarsan insanların karşısına, ister istemez kantin muhabbeti yapılır arkadan. Bunun kaçışı olmayacaktır, ister istemez yaptığın müzik türü ne olursa olsun salak kızlardan mısın, akıllı mısın, lezbiyen grubu musun konuşulur. Dolayısıyla başarının ufakta olsa bir kısmını görüntün oluşturur. Ama olsun kesinlikle biribirinden çirkin elemanlardan oluşan indie müzik grup elemanları göz önüne alındığında taze bir nefes olduğu kesin bu kız grubunun. O nedenle şöyle bir göz ucuyla süzdükten sonra, müziklerinde kendini kaybetmek en doğru tepki olacaktır.

Tam da bu isteğe cevap vereceği düşünülerek oluşturulmuş gibi görünen grubun kuruluş fikri bir yaz gecesinde Brighton’daki bir plajda oluşuyor. Grubun gitaristi Bobby’den çıkıyor üç kızı sahneye çıkartıp 50’lerin kız vokal grupları gibi takılmak. Kafaların gayet güzel olduğu bir anda çıkmış bir fikir olduğunu düşünürsek kesinlikle yakaladığı başarı çok büyük. Çünkü, sanki herkes böyle bir grubu bekliyormuş gibi ilgi görüyor The Pipettes. Ama tabii ki bu basit fikrin altını birşeylerle doldurmak gerektiğinden hemen bir misyon yüklenerek yollarına başlıyorlar. Misyon şu: “ Beatles’ın herşeyi batırdığı zamanlardan hemen öncesine tek gidiş bir bilet”. Tek gidiş, çünkü müziklerine bakıldığında tam olarak saf 50’ler görülüyor. Polka desenli elbiseler, kareografik el hareketleriyle süslenen sahne şovlarının yanında, bir baş dönmesiyle geçiş yapılan bir zaman tüneli var. Onlar sahnedeyken insan sanki zaman makinesi icad edilmiş ve 50’lere toplu geziler düzenleniyormuş, bir grup zamane gençliği de bu geziye katılmış gibi bir his doğuyor içlere. Sadece onların üzerlerinde olan polka elbiseleri yüzünden de böyle hissediliyor olabilir. Tabii bir de kızlardan ve erkeklerden bahseden şarkı sözleri, basit davul vuruşları, gitar rifleri, koro halinde tekrar edilen nakaratlar var.

Kesinlikle eğlenmek için bir araya gelmiş bir grup gencin isteğini tam gaz karşılayabilecek bir müzik yaptıklarından ilgi görmeleri de çok uzun sürmüyor tabii. Az sayıda basılan single’ları ile dilden dile dolaşmaya başlarken bir yandan da The Magic Numbers, Graham Coxon, British Sea Power ve Huw Stevens’ın yardımlarıyla daha geniş bir kitleye seslerini duyurmak kolaylaşıyor. Özellikle ‘Dirty Mind’ çıkışı itibariyle uzun süre radyolarda ilk 50 listesinin tepelerinde dolaşıyor. İlk videolarının çekilmesi ve sonrasında Londra’da iki büyük kulüpte kapalı gişe iki konser verince de dananın kuyruğu kızların elinde kalıyor. Tabii bu durum 2006 yılının kendileri için ne kadar karlı geçeceğininde bir sinyali olmuş olacak ki hemen albüm çalışmalarına başlıyorlar. Eğer bir aksilik çıkmazsa Memphis Industries’den albümlerini Temmuz ortası gibi çıkartacaklar. ‘Dirty Mind’ gibi başka bir hop hop hoplatan eğlenceli parçaları ise ‘Your Kisses Are Wasted On Me’. Bu şarkı çalarken insanın kendisini amerikan gençlik filmlerindeki yıl sonu partisinde okulun en yakışıklı erkeğiyle dans ediyormuş gibi hissetmemesi imkansız. Gwenno’nun arada güzel sesiyle yaptığı çıkışlar ise oldukça iç gıcıklatıcı. Kliplerindeki performansları izlendiğinde projenin oldukça başarılı olduğu bir kez daha keşfediliyor.

İndie pop sınıfına rahatlıkla oturtulabilecek gayet eğlenceli ve neşeli müzikleri, göz dolduran güzellikleri, bazı akıllı laflarıyla kendilerini görmezden gelmek gerçekten imkansız. Bir de bazı yerlerde ‘kız gibi’ demeçler vermeyi bırakabilirlerse o zaman başka hiçbir problem kalmayacak kesinlikle. Beatles’dan öncesine yetişemeyecek kadar bu zamana ait ve şimdi ki gözü müzikle dönmüş gençliği birkaç saatten fazla oyalayamayacak tarzlarıyla bir çeşni niyetine dinlenilen The Pipettes, sadece eğlendirmeyi görev aldığında daha bir iç rahatlığıyla sindirilebiliyor. Bu durum kuşkusuz biraz “çalsın sazlar oynasın kızlar” mentalitesinden kaynaklıdır. Ama fazla ciddiye almadan müziğe kendini verip, önce bir kere sonra iki kere seri halde elleri çırparak tempo tutmak en güzel seçim olacak.

Tapesler ve Nler


Sadece güzel vakit geçirmek için soğuk bir kış gününde bir araya gelmiş birkaç arkadaş birden kendisini fevkalade isterik bir hayran topluluğunun karşısında bulduğunda ne olur? Hemen havaya girilip, birkaç konser verilmez tabii ki. Gruptan bazı elemanlar ayrılabilir, albüm çıkarmak biraz uzun sürebilir. Çünkü amaç gerçekten sadece müzik yapmaksa fazla tantanaya gerek yoktur.

İnsanlar genelde başlarına güzel şeyler geldiğinde her defasında bir daha öyle bir güzel durumlar karşılaşamayacaklarını zanneder. Bu durum insanoğlunun ezikliğine ya da çok dertli bir varlık olmasına yorulabilir. Çok fazla derinlemesine incelemenin kimseye yararı olmayacak bu konuyu açmanın tek nedeni ise yeni bir dünya keşfi olabilir. Bu saçma ruh halinden sıyrılmanın artık zamanı geldiğini tekrar hatırlatan bir grup var insanların karşısında. Kendileri birçok yüksek mevkilerden aldıkları övgülerle, nasıl bir durumda olduklarını tam olarak kestiremeyen Tapes’n Tapes. İnsanlığın başına Pixies’ den sonra gelen en güzel olay olarak tanımlamak kesinlikle ukalalık ya da çok bilmişlik olarak adlandırılamaz. Keza eğer böyle bir fikir kafalarda parıldadıysa, müzik dünyasının birçok ağır topuna terbiyesizlik de yapılmış olacaktır. Bu konuda laf yarışına girilemeyecek yüksek merci Pitchfork’un da koruması altında olan bu gruba dil uzatanı dilinden asıyorlar bu günlerde. Büyüklerinin sözünü dinlemeye alışık olmayanlar bizzat yeni çıkardıkları The Loon albümünü dinleyebilir. Sanki yıkayıp yağlayanın yazan taraf olmadığı hissini uyandırdıktan sonra hemen konuya girilebilir.

İsmi kadar güzel şehir Minneapolisli olan grup üyelerinin bu karaya sıkı bir bağları var. Hatta forumlarında dahi bu memleketçilik durumu seziliyor hemen. Birlikte traş olmaya başlayan grup üyeleri kolejden beri arkadaşlar, bu nedenle müzik yapma durumları gayet doğal yollarla oluyor. “Haydi birlikte müzik yapalım” şeklinde birleşip sonra küçük çapta konserler vererek ilk sahne deneyimlerini yaşıyorlar. Ancak hikaye bu kadar basit değil, çünkü insanların yüreğini hop hop hoplatan, büyük umutlar vaad eden EP’lerini kayıt ettikleri ekiple şimdiki ekip bir iki kişi dışında farklı. Bu gruptan ayrılma ve yeni insanların gruba dahil olma durumu ise yüksek lisans mantık soruları kadar kafa karıştırcı. Çünkü Tapes’n Tapes saolsun, içerisindeki kişileri 2’ye ayırıyor ve “tapes’ler” ve “‘n ler” olarak adlandırıyor. Yani tarih derslerinde kaçıncı Murad’ ın ne iş yaptığını anlamadaki zorluk aynen burada da söz konusu. Kısaca şöyle anlatılabilir; Josh bir “tapes” olarak gitar çalıp şarkı söylüyor ve onun arkadaşları Steve Nelson gitarıyla ve “‘n 1.0 versiyon” olarak adlandırılan Mett Kretzmann basıyla eşlik ediyor. Daha sonra Steve grupdan ayrılıyor ve onun yerine diğer “tapes” olarak adlandırılan Karl Schweitz davul çalma görevi ile gruba katılıyor. İşte bu bir araya gelen iki “tapes” ve bir “‘n” Tapes’n Tapes EP’siyle insanların gözlerini yuvalarından fırlatıp, kenara çekilen grup oluyor. Bu EP, son günlerin tüm indie gruplarında karşılaşılabileceği üzere elden ele veya daha geniş tabir edilirse en ucuz yollarla insanlara ulaşıyor. Bu EP indie çevresinde öyle büyük bir ilgiyle karşılaşıyor ki neredeyse grubun tüm röportajlarını tek başına vermesi gözlerden kaçmayan Josh, kendilerinin dahi bu kaydı yaparken işin buralara geleceğini düşünmedikleri açıktan ifade ediyor. “Tapes” ve “‘n” meselesinin kalan kısmında ise EP’nin elden ele dağıtılmasından sonra,”’n” versiyonu Mett, işi gereği Seattle’a taşınınca “‘n 2.0 versiyonu” Shawn Neary gruba katılıyor. Hemen kısa bir süre sonra sapır sapır dökülen gruptan Karl’da ayrılıyor ve “tapes 3.0 versiyonu” Jeremy Hanson gruba katılıyor. Yani yeni çıkan albüm 2.0 ve 3.0 versiyonlarına ait bir albüm. Hiçbir şekilde Minneapolis orijinini kaybetmeyen grubun üyeleri değişmiş oluyor, ama grup bulduğu bu formül sayesinde dağılmış olmuyor. Bulaşık makinesi serisi isimlerini hatırlatan bu versiyonlaştırma sayesinde Tapes’n Tapes ismi korunmuş oluyor böylece. Bundan bir 50 yıl sonra söylenilen kadar başarılı müziklerini devam ettirip, zamanın hitleri arasında kalabilirlerse, o zamanın gençleri kendi aralarında kronoloji yaparken Matt kaçıncı versiyondu, kim tapes’di kim ‘n’di birbirleriyle ateşli tartışmalara girecek kuvvetle muhtemel.

Ancak ilginç olan kesinlikle grubun ismi ya da versiyon adlandırması değil. Bu kadar insanın anlamsız nedenlerle ayrılıp başka birilerinin dahil olduğu bir grubun müziğinin bu kadar sağlam olması durumu, gerçekten beyin uçuklatıcı. Birbirlerini tanıma ve görme şansları ancak birkaç ay olan grup üyelerinden en az ilk EP kadar mükemmel parçalar çıkmış ardı ardına. Minneapolis’te müzik patlaması yaratabilecek iki grup çıkabilirmiş bu kadar insandan. Ancak onlar birbirlerini kardeş gibi gören bir topluluk olduklarını –neyseki- fazla romantik olmayan bir dille ifade ediyorlar. Ancak bu kardeşlik tabii ki biyolojik değil, müzik kardeşliği. Bir şekilde kardeş oldukları parçalarındaki ahenkten kendini ele verebiliyor aslında.

EP’lerini dağıtmalarının ardından tam 3 yıl geçmesine rağmen oldukça geniş bir kitle tarafından inanılmaz bir ilgiyle karşılaşan grup, bunun yanında -daha önce değinildiği üzere- tüm eleştirmenlerden de kırmızı kurdelesini almış durumda. Yaptıkları müziğin Pixies ve Pavement ile karşılaştırılması ile kesinlikle yerine tam olarak oturmuş bir yorum. Pixies’in bazen daha ağlaz ya da daha bir neşeli olan halleri gibi değerlendirilebilir. Ancak birbiriyle tamamen örtüşen bir durumun olduğu su götürmez bir gerçeklik. “The Loon” birbiri ardına hiçbir şekilde temposunu düşürmeyen parçalardan oluşuyor. Enerjik ve bir o kadar tempolu bu albümde farklı bir çok türün birbiriyle yakınlaşmaları pür dikkat dinlenildiğinde hemen kendini ele veriyor. Albümün herkes tarafından tek bir kalemde favorisi ilan edilen ‘insistor’ adlı parça country ve rock’ın temposunu iç içe geçtiği zıplatan bir parça. Sözleri ise bir teenager’ın dinlediğinde çok farklı şeyler öğrenebileceği cinsten. “In Houston” ise bir erkek vokalin kolay yakalayamayacağı bir titreklikle insanın içini kolaylıkla burkabiliyor, ama kesinlikle yerlerde sürünmeyen bir havası var. Tüm albüm dinlendiğinde sanki çok eski zamanlardan beri bu grubu tanıyormuşsunuz gibi bir his içlere doğuyor ki, bu kesinlikle onlar için iyiye delalet bir durum. Kendi uydurdukları Ibid Records plak şirketi ismi ile yayınladıkları albüm “The Loon” bu yılın en çok konuşulan indie olayıyken bu hissin doğru bir his olduğu zaten tasdik edilip onaylanmış oluyor.

Tapes’n tapes, hakkında kulaklara daha hiçbir bilgi yapışmadığında dahi hemen kabul edilebilecek kadar tanıdık ve bir o kadar çeşitli tonları bir araya getirmesindeki başarısıyla, şu günlerde hergün yeni biriyle tanışılınan indie cephesinde farkını belli ediyor. Bu çok bilindik akorların ya da vuruşların içerisine ekledikleri melodiler onların müziğinin anahtarı. Daha önce duyulmuş olduğuna iddiaya girilebilecek bir parçanın içerisinde karşılara çıkan bambaşka bir vokal ya da bilindik bir vokalin yanındaki farklı bir ses grubun yaptığını açıklayabilir. Şimdilik herkesin çok da haberi olmadığı bu grup kesinlikle birilerinin yüksek görüşleri olsun veya olmasın kendini duyuracak kadar güçlü.

Primal Scream'de andropoz belirtileri


Herkesin bir dikiş tutturduğu ve herşeyin çok hızlı tüketildiğinden dem vurulan şu günlerde müziğinde bundan nasibini almaması beklenemezdi. Birçok sound’u da bundan nasibini aldı ki, birini tüketilmiş bulurken diğerini ayrı tutmak pek mümkün görünmüyor. Rock müzikte tam olarak eleştirilerden nasibini almışken yıllardır ağzından ne çıktığı büyük bir dikkatle dinlenen Primal Scream’in yeni albümü de raflardaki yerini aldı. Renkli baloncuklar şeklinde ortaya çıkıp havanın baskısına dayanamayıp patlayan grupların yanında, uzatmalı rock gruplarının albümleri başka bir heyecanlandırıyor insanı kuşkusuz. Fakat yuvarlağın içinde tersine dönen bir yuvarlak var ki, o da bu uzatmalı rock grubunun kendi sound’unun içindeki başarısı. “Riot City Blues” işte bu noktada belki incelenecek ve tarihsel akıştaki yerini alacak. Ancak ilk izlenim gösteriyor ki, Primal Scream artık çok yorgun. Son birkaç albümünden çok daha parlak olduğu gerçeğiyle birlikte yorgunluktan kendisini mandoline vurmuş, çok iyi bildiği sularda kulaçlar atmayı tercih etmiş bir grup görüyoruz karşımızda ve bakıyoruz onlara nemli gözlerle.

Peki neden nemli gözlerimiz?

Primal Scream müzik tarihindeki haklı yerini alacağından habersiz 80’lerin ortalarında Glasgow’da sosyalist bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Gillespie tarafından kurulduğunda, son derece zamanına ait parçalarla duyurdu sesini bir süre. Ancak genlerinden kaynaklı olsa gerek bir haykırma hali vardı Gillespie’de ki, kendisi bu durumu o zamanlar heryerde karşınıza çıkabilecek punkvari bir bir tarz ile biçimlendiriyordu. Futboldan çok hoşlanan, birayı su gibi tüketen ve müzik yapmayı bir yaşam biçimi olarak benimseyen Alan McGee ve Robert Young ile olan birlikteliklerinin ise, o zaman bu kadar uzun süreceğinden haberleri yok tabii. Bir süre başka grup isimleri adı altında kafasına göre takılan arkadaşlar, ileride müzikal alemlere yön verecek Primal Scream’i arada bir besliyorlar itinayla. Ancak Elevation’dan yayınlanan Sonic Flower Groove’a kadar Primal Scream doğumunu tamamlamış olmuyor. İleride yön vereceği kitlelerin başka klasik tınılar peşinde koştuğu sıralarda Alan McGee ve Gillespie ikilisinin acid house ciğerlerine çekmesi ve çok iyi kullandıkları ateşli gitar riflerini bu kışkırtan müzik üzerine oturtması ise hayatlarının dönüm noktasını belirliyor. Dönüm noktasının Primal Scream için adı ise, o dönem İngiliz house alemlerinin aranılan adamı Dj Andrew Weatherall’la çalıştıkları “Screamadelica”. Primal Scream’ın herkesin hayatına girdiği albüm olarak nitelendirilebilecek Screamadelica grubun dans ve rock soundunu kusursuz bir araya getiren, dudak uçuklatan bir yenilikti o dönemin gençleri için. Hatta “90’lar da bir Screamadelica nesli vardı” demek bile fazla abartıya kaçmaz. Çok mütevazi açıklamalarda bulunan Gillespie dahi albüm için, “yeni, özel ve heyecan verici birşeyler yaptığımız hissediyoruz” derken yaptıklarının şaşkınlığı içerisindedir muhtemelen. Çook uzun yıllar kendilerini besleyecek ve belki de gölgesinden de kurtulmaları pek mümkün olmayacak bu albüm hiç beklenilmeyen bir anda gelmiştir herkesin karşısına. E karşılarında da aç bir dinleyici kitlesi bulunca bu yeni arayış, üstüne atlanılmıştır çılgın topluluklarca.

Ancak, albümün başarısının lanetini keşfetmeleri grup için çok uzun sürmez. Bir araya getirdikleri rock ve dansın mükemmel birlikteliğini bir sonraki albümlere taşımak grup için çok da kolay olmaz. Tam burada gruba bok atmadan önce ince eleyip sık dokumanın gerekliliği üzerine durulmalı. Primal Scream ne keşfettiğinin farkında olmadan, eğlenceli müziğin peşinde koştuğu sıralarda Screamadelica’dan sonra çıkardığı Give Out But Don’t Give Up’ın beklenilen ilgiyi görmemesi kuşkusuz albümün sadece kötü bir alt yapısı olmasından değil, yükselen çıtadan da kaynaklanıyordu. Bu bir klasiktir aslında sanatçıların hayatında. O kadar büyük bir albüm yaparsınız ki, bir sonraki albümün normal karşılanabilecek başarısı bile herkes tarafından bir başarısızlık olarak algılanır. Ama kitle psikolojisini kendi bozulan psikolojilerinin yanında hiçe sayan grup, depresif ve yorgun iki yıllık bir turne yaşar ister istemez.

Arada geçen normale yakın bir albüm sonrasında eski parlak günlerin yakalandığı “XTRMNTR” daha karanlık bir yapıya sahiptir. Ancak karanlığı üzerine yerleşmiş hip- hop, dub, funk ritimleri yine herkesi heyecanlandırmayı başarır. Üstüne üstlük damarlardaki sosyalist kanın dışarıya fırşkırışının da hissedildiği bu albüm ve sonrasında aynı çizgide ilerleyen “Evil Heat”, politik yapısıyla da çarpıcıdır. ‘Swastika Eyes’ ve ‘Kill All Hippies’ tüyleri havaya dikerken, Gillespie’nin arkadan gelen “ ölü bir kültür ve klostrofobik şehir hayatı..Şu an İngilizlerin yaşadığı budur.” sözleri gereken kişilerce algılanmış ve rock’ın ruhu şaad olmuştur. Hatta içinde bulunduğu toplumun bu kadar farkında olup, net bir şekilde eleştirisini yapması ileride yazılacak olan Rock tarihi kitaplarına geçmeleri için gayet yerinde nedenleri de doğurmuştur yarattıkları türün yanında. Halen resmi sitelerinden, Amerikan yönetimine, baskıya, tüm dünyanın amerikanlaştırılmaya çalışmasına, onun kuklalarına sıkı küfürler içeren giriş yazısına ulaşmak mümkün. Herkes tarafından düşünülen, dik duruşları, dobra lafları bir sonraki albümde daha da artacak, hele de içinde bulunduğumuz Amerika’nın son birkaç yıldır doğu üzerinde oynadığı korkunç planları ve masumların katledilişini konu alacak parçalar beyinlere balyoz gibi inecek beklentileri ise şimdilik beklemede.

Gözlerimizin neden nemli olduğu kısmına biraz yavaş gelinmiş olabilir. Riot City Blues raflardaki yerinden sonra müzik çalarımızdan kulaklarımıza ulaştığında ilk verilen tepki hepimiz için anlamaya çalışmak olsa gerek. Çünkü yenileri bir kenara bırakıp şarkı sözlerinin ve duruşlarının anlamsızlığını sineye çekerken, eskilerin bu tavrı ile karşılaşmak bir dumura uğratıyor insanı ister istemez. Görünen o ki Primal Scream’in en azından şimdilik– öyle olmasını umuyoruz- farklı bir şey anlatmaya , kimseyi gaza getirmeye, rock’ın ruhunu yaşatmaya niyeti yok. Eğlence rotamızın üzerinde mola vereceğimiz yeni durağımız Riot City Blues. Yani bir zaman dans ve rock’ın mükemmel birleşimini ağzımıza çalıp sonrasında hemen bir düşüşe geçen Primal Scream, şimdi de bir önceki albümlerinde ciddi politik laflar ederken birden dans etmeye başlayıp “eee bu ne lahana turşusu” dedirtiyor. Turşunun tarifi ise; biraz country biraz mandolin ve birazda çekingeli sözler.

Şimdi myspace var!


Tipsizim, hiç arkadaşım yok, konuşurken iki lafı bir araya getiremiyorum, bir internet sitem bile yok, müziğe yeneteğim var ama kimse beni dinlemiyor, bir topluluğa ait olmak istiyorum, asosyalim… Rahatla, hepsi geçti!

Şimdiye kadar izlediğimiz bilim kurgu filmlerinde bizlere yaşadığımız şu günlerde dünyayı robotların ele geçireceği değil de bilgisayarların en iyi arkadaşlarımız olduğu senaryosu sunulsaydı, hepimiz kendimizi süper hissedebilirdik. Çünkü geçmişinde yakın bir süre önce savaşmayı bırakmış yaratıklar olarak, aslında geldiğimiz nokta hiç de fena değil. Tamam, yine açlıktan ölen insan toplulukları var ya da petrol için savaşlar oluyor ama şu bir gerçek ki, teknolojinin sökük ipliği bulunmuş durumda. Geriye sadece bu söküğü çekmenin kaldığını keşfeden insanoğlunun ise, eli bu konuda hiç korkak değil. Kendi lehine gelişen olayları hızlandırmakta üstüne olmayan bir ırk olduğumuzdan, sonuna kadar gideceğimizden kimsenin şüphesi olmasın. Bu gelişim korkutucu geliyorsa, cep telefonlarının hayatımızda temel ihtiyaçlar arasındaki yerini aldığı bir yüzyılda yaşadığımız gerçeğiyle güne başlamak, belki sağlıklı bir adaptasyon süreci sağlayabilir. Tabii bu gerçeği kabul ettikten sonra, sırada sabah yüzünü gördüğünüz ilk kişinin bilgisayarınız olduğu, ikinci gerçek geliyor.

Hikayenin başlangıcı içlerde bir sıkıntı yaratsa da, artık bir çoğumuz geleceğin çok da korkunç olmadığı biliyoruz. Yani daha doğrusu bir süre önce kötü gözle bakılan bilgisayar ve dolayısıyla sanal ortamlara artık annelerimiz bile alışmış durumda. Ailemizde herkesin birer msn adresi varken, bu kültürü hala dışımızda tutmak pek mümkün görünmüyor. E tabii aile eşrafının da işin içine girmesiyle, farklı topluluklar yaratmanın gerekliliği de yavaştan doğmuş oluyor. Yine gençlerin toplandıkları platformlar farklı renkler alırken, kendini ifade alanları gruplaşmaları ortaya çıkartıyor. Hatta öyle ki, ne müzik dinlediğinizden, ne renk şarap sevdiğinize, çocukluk kahramanınızdan, donunuzun rengine kadar çeşitli garip topluluklar oluşturabiliyorsunuz. Tabii büyük büyük medya patronlarının elini bu işlere bulaştırmasının konu üzerinde tartışılmaz bir etkisi var, ama konunun bu kısmıyla hiç ama hiç ilgilenmiyoruz.

Bir süre önce kötü gözle bakılan sanal alemin şimdilerde önlemez çıkışının en büyük nedeni ise, çiftleşme olayını tamamlayan toplulukların zincirin diğer halkalarına atlamış olmaları. Yani pornoyla ünlenen internet, hemen sonrasında yerini daha seviyeli arkadaşlıklara, oradan da daha öznel aktivite topluluklarına devretmiş durumda. Zincirin en gelişmiş halkası ise, aslında konumuz olan milyonları içinde barındıran, şu an Amerika’da en çok tıklanan siteler arasında bir numaraya oturmuş ‘myspace’. Hatta öyle ki, 2003 yılında kurulan bu site, şimdilerde kayıt altına alınan üyelerinin ‘myspace jenerasyonu’ adıyla anılacak kadar kuvvetli bir hale geldi. Tarihsel süreçte bir çağın başlangıcı olarak bile bahsedilebilir adından. Dünyanın en büyük medya kuruluşu Rupert Murdoch’ın siteyi satın alması, bu öngörüyü korkutucu derecere kuvvetlendiriyor. Yazılı ve görsel yayım ağıyla dünyanın 4 te 3 ‘üne ulaşan medya devinin kısa kolu da ‘myspace’le uzamaya başladı kısacası.

Peki en son yapılan sayımda 83 milyon üyesi olduğu saptanan ve her geçen gün binlerce kişinin de kayıt yaptırdığı bu sitenin sihri nedir?

Sihir kelimesiyle olaya bir gizem ve daha mistik bir durum yüklenilmeye çalışılsa da, aslında tek bir gerçek var. O da Myspace’in her yola geldiği. Site içinde yapacağınız aktiviteler o kadar çeşitli ki, kendinize ait bir şey muhakkak buluyorsunuz. İster yarım yamalak ingilizcenizle porno yıldızı adayları İngiliz çıtırlarıyla tanışın – ki arkadaşlar arasında ‘tipsiz’ olarak nam salmış olsanızda, inanılmaz bir şekilde olumlu cevaplar alıyor, internetin en büyük nimetlerinden biri olan şizofren kimliğinizle varoluyorsunuz- ister şiir sever arkadaşlarla şiir okuma günleri düzenleyin, isterseniz komik bulduğunuz bir videoyu arkadaşlarınızla paylaşın, isterseniz dünyanın en saçma şarkı sözleriyle sesinizi diğer insanlara duyurun, ister kendinize ait bir web sayfası oluşturun ya da öyle güzel bir künye hazırlayın ki okuyan vay be ne kızmış ya da erkekmiş demekten kendini geri alamasın. Üstüne üstlük bunlar sadece yapılabileceklerin en odun kısmı, çünkü sitenin en akla hayale sığmayan atraksiyonu ortamda birbirinden ünlü isimlerin de yer alması. Arkadaş listesinde olmayı rüyalarınızda görebileceğiniz insanların ya da grupların kişisel ekranında yer almak grurunuzu okşarken, başka bir bölümde gruptan gelen ‘şu gün şurada konserimiz var, hepimiz ordayız, sen de gel’ mesajı iyiden iyiye havaya girmenizi sağlıyor. Yani kolaylıkla herhangi bir yeni yetme indie grup için “myspace’den arkadaşım” cümlesini kurabilirsiniz en havalı ses tonunuzla. Üstüne üstlük kendi kaydınızla da bu milyonlara ulaşabilir, şarkılarınızı dinlemek için evinize bin bir ricayla çağırdığınız arkadaşınıza çok meşgul olduğunuzu söyleyip, görüşmeyebilirsiniz.

İşte mysape’in sihrinin ne olduğu tam olarak burada çözülüyor. Siteye yoğun ilginin en büyük nedenlerinden biri inanılmaz bir müzik community’sini çok doğal bir şekilde oluşturmuş olması. Karı kız peşinde koşan topluluktan ayrı, muhabbeti koyulaştırmış müzik tutkunlarının her gün buluştuğu bir ortam var sitede. Tabii bunun hemen farkına varan plak şirketleri için de pazaryeri oluyor bu ortam. Barlarda dolaşıp uykusuz geceler geçiren prodüktörler, bilgisayarlarının başında ellerinde kahveleri işlerini yapmanın sevincini yaşıyor myspace sayesinde. Hele bir de -şimdilik en ünlüsü sayılabilecek- Arctic Monkeys’in bu site üzerinden şöhret olması ve ardından Lily Allen, Sandi Thom gibi isimlerin gelmesi, ‘sesimi milyonlara duyuracağım’ umidiyle genişleyen topluluğun tavana vurmasını sağlıyor. Yani şu sıra meşhur olmanın yolu myspace’den geçiyor. Hatta sürecin nasıl işlediğini ölçmek için Q dergisinin rehber niteliğinde de bir çalışması var: Dergi fake bir indie grubu yaratıp 3 akorlu şarkısını sayfasına yükledikten sonra, kendine havalı bir künye hazırlayıp tanınmış bir başka grubun arkadaş listesi vasıtasıyla kitlesine sızıyor. Yaklaşık bir hafta sonra inanılmaz bir arkadaş listesi oluşuyor ve parçalarını iPod’una indiren hayran kitlesi, yavaştan isimlerini ortamlarda zikretmeye başlıyor. Daha sonra yeni bar açacak olan bir işletmeciyle de tanışmalarıyla, yaklaşık 3 hafta sonunda sahne alacak ve konserlerini dolduracak kadar meşhur oluyorlar. Yani aynı yolu izleyen ve biraz şansı olan birçok grubun milyonlara ulaşması artık sadece 3 hafta alıyor. Bar köşelerinde eriyip gitmiş yeteneklerin myspace’i olmadığı için üzülürken, bizlerin böyle bir şansı olduğu için sevinmekten başka bir şey kalmıyor geriye sonrasında.

Ancak son gelen haberlere göre, sitenin sahibi medya patronu, myspace üzerinden parçaların satışına başladığında olaya aynı heyecanla girecek miyiz, orası bilinmez. Hadi tanınmış grupların albüm parçalarının satışını sineye çekersek, amatör gruplara destek kisvesi altında, onlarında şarkılarının satışa çıkarılmasıyla durum hayli değişecek gibi. Yani “aramızda paranın lafı olmaz” mantığıyla işleyen myspace’in profesyonellerce ele geçirilmesi büyüyü bozabilir. Bu nedenle şimdilik yapılması gereken en mantıklı şey, patron stratejisini daha oturtmamışken siteye hemen üye olup, amatör ruhun tadına varmak, myspace hala bir plak şirketi değilken, müziği sadece müzik yapmak için yapan topluluklarla bir araya gelmek .

Not: Site hakkında konuşulurken adından bahsetmeden geçilemeyecek bir kişi var yalnız. İlk üye olduğunuzda sizi kapıda karşılayan ‘Tom’, myspace’in kahyası. Kibar bir şekilde size hoş geldiniz diyecek ve yapabileceklerinizden bahsedecek. Elektrik kesintilerinden, gönderilemeyen mesajlara kadar her türlü teknik probleminizle kendisi ilgileniyor. Yalnız Tom kimdir, necidir, tam bir fenomendir.

Ben bir yalan uy-dur-drum


Deneysel dendiğinde insanın aklına ne geliyorsa işte bu sözcüklerin yanına eklenmesi gereken bir isim daha var, o da kesinlikle Liars. Yanınızda ruhani varlıkların sizlere tüm ihtişamlı gölgelerini göstererek dolaştıkları bir alan, bir stresli ruh halinin sonrasında hemen verilen kaos, müzikleriyle onların sizin ruhunuza ekledikleri gelgitler. İlk başta pek bir eğlence ile başlayan yolculuk daha sonrasında bir Aztec törenine dönüşüyor. Eğer tüm bu serüvene gözüm kapalı atlarım, düzensiz ruh hallerinin hastasıyım, varoluşun her türlü anlatımı beni derinden etkiler gibi meraklar içindeysen, Liars bunları derinlemesine anlatabilir.

2000’in ilk aylarında en başında hangi amaçla bir araya gelmiş oldukları tam olarak kendileri tarafından da bilinmese de “drum”un nereye geldiği kesinlikle çok önemli. Sanatın başka dallarından gelen geçmişleri onların bu farklı birlikteliklerini oluşturduğunda ortaya çıkan şeyin ne olacağı konusunda tam da bir fikirleri yoktu kısaca. Ama her bir albümlerinin birbirinden oldukça farklı yapıları birşeylerin peşinde olduklarını gün gibi açığa çıkardı. New York City’de başlayan hikayeleri birçok grup gibi sadece ilan yoluyla olan bu 4’lünün- şu an kendileri için saedece 3’lü deniyor, bir değişim söz konusu- yaptıkları müziğe bakıldığında ruh ikizlerini buldukları hissediliyor hemen. Birbirini tanımayan dört insan bir araya geldiğinde ancak bu kadar saçmalayabilir. Üstüne üstlük bu saçmalama hali ancak bu kadar müzikal bir şölene dönüşebilir. O nedenle şimdi bu grubu nasıl tanımlamak gerektiği konusunda da bir dumur yaşanıyor.‘Broken Wicth’ ile ormana bırakılan gençler yüksek ihtimalle bir ilkel topluluk tarafından yetiştirildi. Çünkü 2006’da bulundukları yerde oldukça farklılaşmış olarak çıktılar ortaya. Tamam yine çok aydınlık bir yapıları yok kesinlikle ama bu insanlar değişmeye ve işin ruhuna takılmış görünüyor. Her çıkardıkları albümde derisi daha bir soyulan bu amazonun en korkunç yılanı, ilk baştaki renklerinden kesinlikle çok daha farklı. Grubun vokalisti olan Aussie Andrew’in o istediğinde çok oturaklı istediğinde ise bir ortaokul ergen çatlaklığından farkı kalmayan sesi nasıl bir vokalle karşı karşıya olunduğunu kesinlikle ele vermiyor. Bunun yanında Liars’ın müziğinin derinlemesine hissedilmesini sağlayan “drum” hadisesi parçalarının neredeyse hepsinde o kadar sık veriliyor ki, gerçek davul ile drum machine seslerinin hangisini algılanıp hangisini beynin başka yerlerine gönderileceği konusunda en ufak bir fikri kalmıyor insanın. Kulağa gelen ilk nota ile sentetik bir müziğin içinizi sıkan tarafının bir süre sonra beyni alınmış alık bir yaratığa sokma hali ise yapılan deneysel müziğin, sizin üzerinizde yapılan bir deney olduğu hissini uyandırıyor. Gitar bas ve davulun içerisine sıkıştırılmış ne olduğu belirsiz seslerin müziğe ritim kazandırması büyük bir hayranlıkla izlenmeye başlanıyor bir süre sonra. Acaba biri bir kurşun kalemle deftere bir şeyler mi karalıyor, gök mü gürlüyor yoksa bir yerlere bombalar mı bırakılıyor.. Her an endişeli bir ruh hali ile derin bir bekleyiş içerisinde parçaların sonu geliyor. Daha sonrasında tam bunların birer bomba sesi olduğuna karar verildiğinde, bu defa yine vazgeçilemeyen drum ‘un üzerinde dans eden elektronik çığırtıların yükselişi ile irkiliniyor. Eğer gidişata bakılırsa kesinlikle bir gidişat yok. Ropörtajlarında da bundan bahsediyorlar çok şükür de bunlar ne yapıyor böyle kaçırılan bir şey mi var acaba sorularından uzaklaşılıyor hemen. Bu kadar küt kelimeler ve kaba bir müzikle ince çizgiyi yakalamak gerçekten büyük bir yetenek işi. İşte olayın güzel tarafı ilk önce algılamak da zorluk çekilen bu deneyin daha sonrasında tüm ruhu ele geçirmesi. Ama bu kesinlikle dinleyenin yeteneği ile alakalı değil. Çünkü bunu yapan yine kendileri oluyor. Bilinmeyen bir yolda yürümenin bir süre sonra insanı yorabileceğinin farkında olsalar gerek, aralarda biryerde belli bir türe yanaşmaları görmek mümkün olabiliyor. Tabi bu yaklaşma çok uzun sürmüyor. Tamam bu bir punk sound’u ya da art rock’ın içerisine rahatça oturturum dendiği anda tam anlamı ile bir u dönüşü söz konusu. O nedenle kategorize etmekden zevk alınıyorsa bu müzikden zevk almak pek mümkün olmayacak kesinlikle.

Bir zamanlar çerez olarak dinlenebilecek eğlenceli parçaların yaratıcıları yaptıklarından sıkıldıklarından mıdır yoksa farklı bir şey keşfettiklerinden midir bilinmez gittikçe uzak bir gezegene taşınıyorlar. Ayrıca büyüyüp olgunlaştıkları da bir gerçek. İlk söylemleri ile şimdikiler arasında farkların görülmesinin başlıca nedenlerinden biri de budur herhalde. Ayrıca politik bir tarafları da var, amaç bir şeylerin karşısında durmaksa o halde kesinlikle klasik davul vuruşlarının, gitar riflerinin yanında bir dünya da olmalı. Gerçi bu politik görüş müziklerindeki karşı duruşu çok fazla barındırmıyor. Grubun sinemaya olan ilgisininde bir sonucu olarak Afganistan ve Irak savaşında askerler hakkında çektikleri belgeseller belki politik bir alt yapının sonucu, ancak eleştiri, karşı durma, “Why” sorusu vs. gibi bir sorgulama söz konusu değil. Onlar daha çok 32.000 fitte nasıl cep telefonu ile konuşulabildiği ya da bir parça titanyumun nasıl kocaman jetleri havada tutabildiği konusuna eğilmişler. Yani milliyetçi bir propaganda da yapmak istediklerinden oldukça uzak, Michael Moore gibi bir savaş polemiği de. Etliye sütlüye dokunmayan, uzaktan bir bakış kameralarının alanına giren görüntü.

Bu belgesel ve kısa film denemelerini müzikle bir araya getirme ideallerini ise son albümlerinde gerçekleştiriyorlar. Geçtiğimiz aylardan birinde yayınladıkları “Drum’s not dead” bir DVD çalışması ile destekleniyor. 3 parçalarına sinematik bir anlatım hazırlanmış. Bunların yanında animasyon ve sahne arkası görüntüleriyle desteklenen 36 kısa film içeriyor. Albümün değişik, başka hiçbirşeyle bağdaştırılamayacak müziklerindeki değişiminin bir nedeni de grubun Berlin’e taşınması. Buradaki bohem tarzın ya da enerjik müziğin etkisi yadsınamaz hale gelmiş kendileri için. Ancak bu farklılaşma kesinlikle öyle bilindik, kalıplara sığdırılabilecek bir başkalaşım değil. Davulla neler yapılabileceği konusuna takık bir grup oldukları her hallerinden belli grup üyelerinin albüm ismide herşeyi açıklar nitelikte. Drum’s not dead…Ama şunu söylemek gerekir ki bir davulla farklı bir ses çıkartmak fizik kurallarına da biraz aykırı bir durum olduğundan duyulan ses yine davul sesi. Ama bu davul sesinin gittikçe ilkel bir kabileninkiyle aynı tonu yakaladığı söylenebilir. Julian Gross bu vuruşların kendilerine iyi bir masaj olduğunu söylüyor. Masaja bayağı bir ihtiyaçları olduğu daha albümün ilk parçasından kendisini ele veriyor. İkinci albümde başlayan değişik drum denemeleri hat safhaya çıkmış durumda. Kimsenin ne dediği ya da ne diyeceği çok da umurlarında olmayan bir tavırla tamtamlara abanmış grup üyelerinin gocunmaları yok. Bu değişimin kime ne hissettireceği, kimin beğenip kimin beğenmeyeceği pek de şeylerinde değilmiş gibi duruyor. Ama maksadın meydan okumak olduğu bir görüş içerisinde dinleyiciye de meydan okuyor olabilirler ki kuvvetle muhtemel fikirlerinin özü budur. Bütün bu dengesiz müziği insanın sabrını sınayan birbirinden alakasız birliktelikleri bu kadar sistematik olarak başka bir amaç uğruna bir araya gelemez.

Değişim güzel ve Drum’s not dead..Olay bu kadar basit, öyle kafa patlatmak neler oluyor burada şimdi, bunlar ne yapmaya çalışıyor gibi nafile sorulara pek gerek yok. Hele bir de Almanya ayağı başlamışken, olayın Doğu Avrupa ruh halinin bu albüme yansımaması beklenemezdi tabii. Zaten “kötü” bir müzik yapmak isteyen insanlara tarihi ve yaşanmış halleriyle gerekli alt yapı da sağlandığından, beklenilenden çok daha “bad” bir durumun söz konusu olması kaçınılmazdı.

Kendisi ‘Smile’ parçasıyla in’dir, Londra’lı bir cin’dir..


Karşımdakine küfür etsem dahi kaba bir cevap veremeyecek kadar hoş bir üslubum, yüzümün üzerine Japon çizgi filmlerindeki kadar hoş oturan minik bir burnum, alalade kahverengi olsa da gayet etkileyici gözlerim, naturel saçlarım, kalpli küpelerim, rengarenk makyaj malzemelerim, kırmızı dudaklarım, etine dolgun bir vücudum, eğlenceli arkadaşlarım, ne yaparsam yapayım arkamda olan bir ailem ve ne söylersem söyleyeyim onu bir şarkıya çeviren inanılmaz bir ses tonum var. Ne kadar şirin birşeyim, in miyim, cin miyim, söyleyin ben kimim?

Aynaya baktığında ya da klozete oturup tuvaletini yaparken bunlar geçiyor olmalı Lily Allen’ın minik kafasından.

Bu düşüncelerin hepsinin muhakkak gerçek bir yanı var. Ama hikayede yanıltıcı bazı noktalar olabilir. Yanılılan konulardan ilki kendisinin çok klasik bir Avrupalı hayatı yaşadığı. İkincisi ise Lily Allen’ın kendisi hakkından aynaya bakarken ya da tuvaletini yaparken bunları düşündüğü. Her ne kadar dışarıdan bakıldığında kendisi hakkında böyle hisler kalplere doğsa da, o temiz aile kızı suratı olan bir sokak kızı. Bunu şarkılarının hoş sözlerinin arasına sıkıştırılmış ‘fucking’lerden anlamanız gerekirdi, ama anlamayanlara hemen söylemek gerekli ki Lily Allen, hayatın gayet çemberinden geçmiş, çok erken yaşlarında kafasına buyruk yaşamanın dibine vurmuş, küfrü ağzından eksik olmayan İngiliz’in teki. Ortada ‘yaz albümü’ paketi şeklinde bizlere sunulan bu kızın, kuvvetli pop sound’unun altında tabii ki bir ‘bitch’lik olmalıydı.

Ayrıca şirinlik muskalığının, herhangi bir müzik aleti çalamadan müzisyen olunabileceğinin yanında Lily Allen, artık büyük büyük müzik prodüktörlerine gerek olmadan, sadece internet üzerinden de star olunabileceğinin yeni kanıtı. Myspace jenerasyonunun en ateşli izleyicileri arasından kendisine hiç de azımsanmayacak binlerce dinleyici bulan Lily’nin başarısı, sitedeki binlerce müzisyeninde umudu haline gelmiş durumda. Tabii yeni prodüktörümüz Myspace’in yaptığı reklamında haddi hesabı olmuyor o başka bir tartışma konusu.

Müzik piyasasının gidişatını bir kenara bırakıp yine bu insanın içini gıcıklayan yumuşak bir sese sahip, henüz 21 yaşında olmasına ve müzikle öyle yıllardır ilgilenmemesine rağmen – zaten yaşına bakılırsa ne kadar ilgilenmiş olabilir ki? Hadi 3 yaşında dili şarkı söylemeye dönse, müzik kariyeri 18 yıllık olur. Evcilik oynadığı yılları da çıkarırsak geriye 13 yıl kalsın. Maksimum değer bu olabilir.- inanılmaz bir yorumu olan Allen’a gelirsek, ilk başta kendisinin kaba İngilizcesinden de anlaşılacağı üzere, İngiltere’nin bağrıdan kopmuş olduğuyla başlayabiliriz. Ancak şarkı söylerken dilini o kadar seri kullanıyor ki, bir İngiliz’in bu kadar seri ve yayık konuştuğuna ilk defa şahit olduğunuzdan, Lily’nin bazı şarkı aralarında konuşmalarını duyana kadar adadan olup olmadığını ayırd edemiyorsunuz. Tabii eğlenceli sound’u sizi bu konuda şaşırtan ikinci unsur oluyor. Çok çeşitli türlerden beslendiği hemen belli olan müziğinin asıl kaynağının ise ailesinin müzik arşivi olduğunu duyduğunuzda o 70’lerin tınılarının nereden geldiği kafalarda daha net oturuyor. Anlaşılan zaten sanatçı bir babanın kızı olan Lily’lerin evinde sıkı bir arşiv bulunuyor. Tabii arşivin dışında her İngiliz genç gibi punk ve ska’da dinliyor Lily gençliğinde (!).

Başına buyruk hallerinin sinyalini veren eğlenceli sallamaz şarkı sözlerinden anlaşılacağı üzere, Lily’nin hayatı çok küçük yaşlardan itibaren kendi tercihleri çerçevesinde yaşanıyor. Ailesinin çok fazla şehir değiştirdiğini bu nedenle hiç arkadaş edinemediğini ve çocukluğundaki bu kısımların kendisi için oldukça bulanık olduğunu söylediğinde ise, hemen çocuk tavrının nedenleri hakkında psikolojik çıkarımınızı yapıyorsunuz. Hayatındaki en ilginç ayrıntı, 15 yaşıda kendi isteğiyle okuldan ayrılması ve bu eksiğini kendisi kitaplar okuyarak kapatmaya çalışması. Tabii kendisinin bu hareketi, zengin bir kızın “aman okumayacağım ihtiyacım yok” mentalitesinden midir, yoksa radikal bir çıkış mıdır, onu henüz o kadar net göremiyoruz. İnternet üzerinden kurulan ilişkilerin eksik yanına benzeyen bir durum söz konusu ilginç bir şekilde.

Okul derdinden kurtulduğunda ise o yaştaki herkesin yaptığı gibi sokaklara atıyor kendisini birkaç yıl. Önündeki 3 seneyi sokaklarda geçiren, ama yerlerde sürünen druger’lardan da olmamaya özen gösteren Lily, ailesinden gizli bir şekilde İbiza’da tatile gittiğinde ise, hayatını başka bir yöne sokmuş oluyor farkına varmadan. George Lamb ile tanışan Lily, müzik çalışmalarına da burada başlıyor. Tabii müzik çalışması derken herhangi bir stüdyo çalışmasından bahsetmiyoruz. Eski parçaların üzerine yapılmış mixler ve yeniden düzenlemelerin üstüne oturmuş Lily’nin güzel sesi bu günlerde şekilleniyor. Enstrüman çalmayı bilmediği için vokal üzerine yoğunlaşan Allen’ın sesi ve seri sözcüklerinin yanına bir de şarkı sözü yazarlığı eklenince ortaya muazzam bir şey çıkıyor tabii bir süre sonra. Lily, jenerasyonunun gereği tam bir blogger olunca da bunları insanlarla paylaşması çok uzun sürmüyor. Yaptığı çalışmaların kendisine binlerce arkadaş kazandırmasının ardından plak şirketiyle masaya oturması ışık hızıyla oluyor ve hangi ruh halinde olursanız olun kol tüylerinizi yerinden oynatan hoşluktaki “Smile” ingiltere’de 2 hafta boyunca listelerde bir numara olunca, “yılın en iyi sesi” bandrollü olarak kulaklarımıza ulaşıyor.

İndie gruplarının aksak ritimlerinin arasında kaybolduğumuz anda, Lily Allen’ın bu eğlenceli müziği ilk başta uzaydan gelmiş kadar farklı ve rahatlatıcı geliyor tabii ister istemez. Hemen hemen tüm şarkılarında ortamı kimi zaman yumuşatan kimi zaman hareketlendiren piyanonun profesyonel kullanımını görmek mümkün. Basit ritimlerin kullanıldığı parçalarda ise Lily’nin bir rap parçası seslendiriyormuş kadar akıcı sözleri zenginleştiriyor şarkıları. Yani ne yönden bakarsanız bakın arkasından konuşulacak bir açığı yokmuş gibi duruyor. Şarkı sözlerindeki eğlenceli ve üstü kapalı göndermelerle dolu zeki lafları Lily’nin başka bir artısı. Eğlenceli müziğine gayet uygun aşk meşk hallerinden bahseden ama her olayın komik bir tarafını göstermeyi ilke edinmiş tarzı, farketmeden kulaklarınızı sözlere dikmenize neden oluyor. Tabii -her ne kadar daha sonra özür dilese de- ‘smile’ın çıkışını kokainle kutlayacağına dair açıklamasıyla herkesin kulaklarını bir hayli dikmişti bir süre önce. Gerçi 13 yaşında da extasy denediğini itiraf etmiş bir insan için çok ayıp bir açıklama değildi ama fazla dobralığın müzik hayatı için çok iyi sonuçlanmayacağını yavaş yavaş öğrenecektir muhtemelen. Ama şu bir gerçek ki, öğretmenlerden 15 yaşında kurtulmayı başarmış bu kıza öğretmen azarı hiç fayda etmeyecektir. O nedenle ileride ki eğlenceli potlarını sabırsızlıkla bekliyoruz. Keza şarkı sözlerinde bir kızı bardan kaldırmak için binbir takla atmış erkeklerden, gamsız hamile kızlardan, intikam aldığı erkek arkadaşlardan bahsederken o kadar rahat ve hafife alan bir tavrı var ki, gülümsememek elinde olmuyor insanın.

Çeşitli konulardaki 10 favorisinden, günlük hayatına bir çok bilgi edinilebilen çok eğlenceli sitesinden gelen son bilgi ise, dinlemekten bıkamadığımız Smile’dan sonra LDN’ye klip çekmekle uğraştığı. Hayatındaki son bir kaç ayını internetteki arkadaşlarının ilgisinin sonucu olarak star tadında geçiren Lily, bir hayli yorucu yoluna adım atmış durumda kısaca. Şimdi “kimdir bu Lily Allen yaa, herkes ondan bahsediyor” soruları daha bir netleşti kafamızda: İnternetin hayatımızdaki yerini artık tartışmanın zamanının çoktan geçtiğinin habercisi, dolabında aynı elbisenin birçok rengi bulunan, 21 yaşında ve mükemmel bir sese sahip, şarkılarının dobra sözlerinin yazarı, bir eli yağda bir eli balda bir kız.

Dansın Büyüsü (!)


Çalmaya başlayan müzikle birlikte karşınızdakine birden bir titreme geliyor, orasını burasını okşuyor ve parçanın en can alıcı kısımda hayalarını avuçluyor. N’oluyor burda?

Dünyaya gelen insanoğlunun yapmak istediği tek şey derdini anlatmak. Daha doğar doğmaz nefes aldığımızı anlatmak için ağlamaya başlıyoruz, sonra kaka yaptığımızı anlatmak için yine ağlıyoruz, sonra anlamsız sesler çıkartarak meme istiyoruz, sonra o bitiyor ‘bu insanlar neden bu kadar kolay anlaşabiliyor da ben her seferinde ağlamak zorunda kalıyorum’u düşünecek yaşa geldiğimizde konuşmayı akıl ediyoruz. Ondan sonra da anlatma çabası bitmiyor tabii. Anneye anlat, babaya anlat, hocaya, patrona anlat… Hayatın tamamı iletişim kurarak ya da kurmaya çalışarak geçiyor. İletişiminde birçok çeşidi var tabii ki. Üzerine öyle hemen atlanılacak bir konu olmadığından daha fazla dallandırıp budaklandırmanın bir anlamı yok. Ama insanoğlunun kimilerine göre eski çağlarda başka dünyalarla iletişime geçmek için yaptığı bir eylem var ki kesinlikle hiçbir iletişim şekli, bu kadar eğlenceli olamaz. Dans dans dans… Artık rapçiler ve striptizciler dışında kimse derdini dansla anlatmaya çalışmıyor. Çook eski yıllarda “tanrım bu dans senin için” deyip kendinden geçmiş bir şekilde tapınan topluluklar, başka amaçlar için sallıyor kalçalarını. Tek tanrılı dinlerin yayılımını tamamladığı ve tapınmanın dünyanın büyük kıtaları için geçmişte kaldığı şu günlerde dans aktivitesinin neden devam ettiği konusunda ise henüz çok parlak bir fikir yok. Nasıl tad aldığımızı araştıran bilim adamları neden dans ettiğimiz konusunda da çeşitli araştırmalar yapıyor ama kesin bir bilgiye ulaşılmış değil. En mantıklısı psikolojik bir deşarj yolu olduğu fikri gibi geliyor insana. Kendini ifade biçimi, deşarj yöntemi, efendim yataktaki faaliyetin dikey hali gibi yorumlar yapılsa da hepsi gayet hava da duruyor görüldüğü üzere. Ama gerçek olan şu ki ritim olsun olmasın müzik adına bir şey duyduğumuzda ister istemez sallanmaya başlıyoruz. Kontrollü kontrolsüz eller bacaklar bir şekillere giriyor.

İnsanoğlunun 2006 yılında halen neden dans ettiğini bilim adamları araştıradursun, insanlar dünya üzerinde iyi dans edenler ve edemeyenler olarak da ikiye ayrılıyor. Birileri diskolarda, club’larda hayret gözlerle izlenirken, birilerine bakıp bakılıp gülünüyor. Yani iş sadece dans etmekle kalmıyor ‘edebilmekle’de alakalı. Bazı çok karizmatik şahsiyetler iyi dans edemedikleri için bir hareketle gözden düşebiliyor. Demek ki dans aynı zamanda insanlar arasında bir seçim unsuru. Herkesin ritim duygusu pek gelişmemiş ama dansa meraklı bir arkadaşı vardır etrafında. O oynarken siz karşısında ağlamak istersiniz. Tanımakla tanımamak arasında, pek bir araya gelmeden dansa devam eder, onun durması için bir yandan da dua edersiniz. Demek ki dans gerçekten insanlar arasındaki iletişimde belirli bir faktör (!). Ama dünya üzerinde gelmiş geçmiş en garip dansı ifşa edip ve üstüne üstlük bunu rahatlıkla yüzbinlerin önünde yapabilen insanlar var. Üstüne üstlük bu dans şekilleri yıllardır kimseye garip gelmiyor.

Kuşkusuz bu duruma örnek verilebilecek en büyük karizma, arıza dansçı Elvis Presley. Bir insan nasıl böyle dans edebilir ki… Nasıl bir ruh halidir, neyin taklididir kesinlikle üzerine tez yazılabilir. Forest Gump’da ayaklarına tellerin takılı olduğu bir çocuğun ayakta durma telaşının bir taklidi olarak anlamlandırılmaya çalışılan bu durum gerçekten gizemlidir. Ama işin garip olanı karşınızda sevgiliniz böyle dans ederse okkalı bir ayrılık nedeni olabilecekken, Elvis bu dansı sayesinde milyonlarca manitayı yere sermektedir. Sanki aniden tansiyonu düşmüşte bacakları tutmaz olmuş gibi tir tir titreyen Elvis, şu an beyinlerde oluştuğu anda bile herhangi bir şekilde komik gelmez insana. Hareketleri tek tek sırayla saymak bile bir çözüm değil. Hatırlamaya çalışırsak olay şöyle başlar: Elvis davudi sesiyle şarkıya başarken sağ bacağa bir titreme geliyor hafiften, sonra şiddetini arttırıyor yavaş yaşvaş, sonra bazen diğerine de geçiyor bu titreme ve bu sırada kollar iki yana dirsekten açık bir şekilde anlamsızca bekliyor. Başka bir versiyonda şöyle; Elvis’in yine bacağına gelen titremeyle başlıyor dans -diğer bacakta bişe yok, sadece topuk havada ve dizden kırık duruyor- burada daha çok el marifetlerini gösteriyor. Kolun biri anlmalandıramadığınız biryeri işaret ederken, diğeri dimdirek fırıldak gibi yuvarlak çiziyor. Ama titreme devam ediyor her daim. Elvis kolunu çeviriken hipnotize ediyor olmalı inceden, yoksa açıklanamayacak durumların arasındaki yerini alıyor bu dans şekli kesinlikle. Yıllardır taklit eden kim olursa olsun komik görünmekten öteye gidemedi şimdiye kadar. Üstüne üstlük bütün bu hareketler sineye çekilse, ‘yakışıklı adamdı’ dense bile bu figürleri sergilerken dudağına verdiği şekil, kesinlike altın vuruş niteliğindedir. Bacağa gelen tik, dudağına da gelir Elvis’in mütemadiyen.

Tarihte Elvis gibi arıza dans edip karizmasından gram kaybetmeyen başka sanatçıların olması ise içleri rahatlatır mı bilinmez. Kronolojik olarak gidilirse şimdilik Mick Jagger’dan bahsedilebilir. Yaşayan efsane halen aynı şekilde dans ediyor. Onun stili bambaşka kesinlikle. Biraz doğaçlama, biraz kafa güzelliği ve birazda saçmalama ile bir araya gelen hareketler dizini olarak tarif edilebilir. ‘Mick Jagger pantolonu’ olarak adlandırılabilecek daracık pantolonların içinde yaptığı kıvrak ve anlamsız hareketler kuşkusuz bir başkasına kesinlikle yakışmayacak ve ortamda böyle dans eden şahsiyetten hemen uzaklaşılacaktır. Ama Mick Jagger tüm bu sipastik hareketler onun karizmasından hiç eksiltmez, tam tersine daha bir aşık olur karşısındaki.

Ancak bütün bu figürlerin en babalarını sergileyen bir şahsiyet vardır ki kesinlikle kimse eline su dökemez. Böyle garip, böyle yaşama sevinciyle dans eden bir şahsiyet daha olamaz dünya üzerinde. O büyükanne Tina Turner…Tina Turner dansı ciltlik ansiklopediler yazılabilecek derecede karmaşıktır. Üstüne üstlük böyle sırtından bıçaklanmış gibi dans etmesi yetmiyormuş gibi, daha da dikkat çekmek için birbirinden parıltılı kıyafetler içerisinde sergiler bu dansını. Eğer hastalık sonucunda kazara böyle dans etmek zorunda kalınsa, kesinlikle barların en kuytu köşesi, kıyafetlerin en dikkat çekmeyeni seçilecekken, Tina Turner en parlak kıyafetiyle sahnenin ortasında yer alır. O sahnede parmaklarının ucunda parentez bacaklarıyla yengeç gibi durup titrerken ve yüzünde iğrendiği birşeye bakıyormuş gibi ifadesiyle parçasını seslendirirken hayran kitlesi bunu hiç garipsemez. Nedense çok komik dans ettiği kısmı kimseyi ilgilendirmez hale gelir. Bu ne derin bir problemdir ki acilen çözülmesi gerekir. Bütün insanlık bu söz konusu şahsiyetlerin komik danslarını görmezden gelir, bilinçaltına atar.

Üstüne üstlük bu garip danslara eklenebilecek daha birçok isim var. Axl Rose’ın yılan gibi kıvrıldığı sahneler beyinlere kazınmıştır ya da Michael Jackson’un hayalarını avuçladığı kareler. Herhangi birinin parçanın en can alıcı kısmında hayalarını avuçladığını düşünmeye çalıştığınızda olayın garip, gizemli kısmı daha da ortaya çıkıyor. Eğer olay o kadar gizemli gelmediyse beş arkadaş bir odaya toplanılarak söz konusu ünlülerin dans figürlerini yapmaları rica edilerek bir deney yapılabilir. İçlerinden biri Tina gibi sırtında bıçakla titresin, diğeri axl gibi yılan formunda kıvrılırken, ötekinin bacaklarına Elvis gibi felç insin. Bitti mi, hayır. Kalan ikisinden biri Mick Jagger gibi orasını burasını okşarken, diğeri karşısında hayalarını avuçlasın. Eğer hayranlıkla izlenmeye devam ediliyorsa olayda bir gariplik yoktur, gariplik anlayışı kişiden kişiye değişiyordur. Ama eğer gülmeden izlenemiyorsa bu durum sipastik kitle psikolojisine konu olmalıdır.